|
behdin tuncun sitesine hoşgeldınız
behdin73@hotmail.com
|
|
|
|
| |
|
|
| |
| 23 AÄŸustos 1993 Beyrut |
Bölüm: 9 | |
|
Bir ülkede veya örgütte diktatörlüğün olup olmadığını anlamak istiyorsanız,
orada dalkavukların bulunup bulunmadığına bakınız.
Öyle saatlerine yakın Eşrefiye otelinin önünde bir taksiye binerek Kızılhaç komitesine gidiyorum.
Komitede çalışan Faysal Nehmen, benimle biraz sohbet ettikten sonra, evinden benim için getirdiği, içinde bir
pantolon ile bir gömlek olan poşeti uzatıyor. Teşekkür ederek alıyorum. İsrail ve Hizbullah örgütünün
Güney Lübnan´daki çatışmaları üzerine konuşuyoruz, Faysal Sii olduğu için Hizbullah’a ilgi
duyuyor. Lübnan’da kelimenin tam anlamıyla bir savaş var. İsrail Hava Kuvvetlerine bağlı uçaklar,
bombaları Güney Lübnan´ın yerleşim birimlerine atıyorlar. Bomba gürültülerinden Beyrut´taki binaların
camları titriyor.
Savaş tırmandığından, Kızılhaç çalışanlarının
hepsi meşgul. Delegasyon, Pascal´ın başkanlığında sürekli toplantı halinde. Marie Rose
telsizin başından ayrılmıyor, "tyr tyr tyr Beyrut" deyip duruyor.
Faysal´a Almanya´ya bir telefon
açmak istediğimi söylüyorum, Pascal´ın "okey" inden sonra Hüseyin ile görüşüyorum. Hüseyin: "PEN, IGM, Uluslararası
Af Örgütü sana vize verilmesi için Alman Dışişleri Bakanlığına baş vurdular" diyor. Selamlarımı
ileterek otelime dönüyorum. Yolda bir kot pantolon, bir tişört, bir spor ayakkabı satın alıyorum. Artık
Almanya´ya gidebileceğime kendimi inandırmaya çalışıyorum.
1992´nin mart ayında Bekaa´daki
Mahsum Korkmaz Akademisinde idim. Kar yağmış hava soğumuştu. Ulu önderimiz bana: "Hazırlan Almanya´ya
gideceksin" demişti. Akademi yönetiminde komutan olarak görev yaptığım dört ay içinde beni eleştirmemiş,
düşüncelerime önem veriyormuş gibi davranmıştı. Akademide kaldığım sekiz ayın
ilk dört ayında sürekli saldırmış, yermiş, gözden düşürmüş, gözaltında tutmuş,
takibe almıştı. Son dört ayında ise; kendi deyimiyle ayağa kaldırmaya çalışmıştı.
Bu onun önemli bir taktiği idi; "Önce düşür, sonra kaldır, kendine bağla" taktiği. Almanya´ya gitmek
için Sam´a gitmeden bir gün önce, ikimiz misafirhanede karşılıklı sohbet ederek, özel hazırlanan
öğle yemeğini yemiş, yemekten sonra Ebubekir ve Mustafa Gezgör´ü yanımıza alarak silahlı muhafızların
güvenliğinde, dağ yürüyüşüne çıkıp, karlı dağlarda fotoğraf çektirmiştik. Akşam
üstü missafirhaneye tekrar döndüğümüzde görevlendirme üzerine konuşmuştuk. Avrupa örgütünün merkez üyesi, Sexwebun
ve Berxwedan gazetelerinin koardinatörü, Avrupa basın temsilcisi olarak atanıyordum. Ulu önderimiz görevimin çerçevesini
çizdikten sonra; "Medya’da orada, senin kalacağın yere yakındır. Burada yaptığın
gibi yine çatışmayasınız! O da merkezdedir birbirinizi anlayışla karşılayın"
dedi.
Bu konuşmamızdan iki ay önce Faysal Dunlayıcı bana "Selim arkadaş, önemli görevler seni
bekliyor, önderlik sana büyük önem veriyor. Dikkat etmişsen hayati konularda, özellikle senin düşüncelerini soruyor
ve dikkate alıyor" dediğinde "biliyorum" demiştim.
Sakine benden önce Güney Kürdistan´daki bir kampa
gönderilmiş, orada sesi soluğu kestirilmişti. (26) Bende Avrupa’ya gönderileceğim, eşimle ilişkilerim
düzeltilecek, mevki verilecek, böylece denetim altında tutulacağım. Avrupada kaldığım süre zarfında
telefon konuşmalarımızda, ulu önderimiz görüşlerime önem veriyormuş gibi görünecek, yaptığım
bütün önerileri kabul edecek, fakat kendisine bağlı Avrupa’daki dalkavuklarla çembere alınacaktım;
düşürülecek, iş yapamaz, partiden anlamaz, disiplinsiz, uyumsuz, tasfiyeci ilan edilecektim. Bu konuda dalkavuklarına
aleyhimde rapor ve ifadeler yazdırtacak, beni bu raporlarla suçlu duruma düşürecek, yargılayacak, sonra raporları
göstererek:"ben birşey söylemiyorum, hiç kimseye vermediğim önemi sana verdim, beraber çalıştığın
arkadaşların ´önderliğin çizgisini boşa çıkarıyor’ diyorlar, hatta ‘objektif, subjektif
ajan’ olduğunu söyleyenler var. Yakının Mesut bile ‘cezaevinden tahliye olduktan sonra, Türk subayı
kendisi ile görüşmüş’ diyor. Hakkında çok sayıda ifade var, bu arkadaşların hepsi senin
düşmanın değil, önderlik olarak ifadelerini dikkate alacağım, ya çizgiye geleceksin, ya geleceksin"
diyerek kendisine bağlanmamı, af dileyerek yalvarmamı, yaltaklanmamı ve dört dörtlük kul olmamı sağlayacaktı.
Taktik böyledir ve Almanya´ya gönderiliyorum. Almanya´ya vardığımda ulu önderimizin benim hakkımda yaptığı
"ikinci tip önderlik" dağerlendirmesi, Serxwebun gazetesinde, mart sayısında yayınlanmıştı.
Avrupada’ki dalkavuklara benim hakkımda verilmiş bir talimattı bu.
Çalışmaya başladığım
ilk haftada kuşatmayı ve takibi hemen farketmiştim. Süre içinde gazetelerle uğrastığımda:
"Kendini bir gazeteci gibi görüyor, örgütle uğraşmıyor" eleştirilerine muhatap oldum. Örgüt işleriyle,
kitlelerle uğraştığımda: "Özel ilişkiler geliştiriyor, kitleleri kendine bağlıyor,
gazete işlerine bakmıyor" deniliyordu. Avrupada yaşayan Kürt aydınlarını Berxwedan gazetesinin
etrafında topluyorum, ulu önderimiz telefonla bana: "çok iyi yapıyorsun" derken, dalkavuklara: "Gazete cephe gazetesi
olmaktan çıktı, aydın gazetesi oldu" eleştirisini yaptırıyordu. Eşimle ilişkilerimi
düzeltiğimde, bu kez dalkavuklar: "Akademide kanlı bıçaklıydınız, burada neden ilişkilireniz
düzeldi? "eleştirisini getiriyorlar. Ardından Radyo ve Televizyon kurma çalışması yapmamı onaylıyorlar,
ardından "dört ay boyunca örgüt sorunlarını bir tarafa bıraktı, örgütü radyo televizyon sorunlarıyla
meşgul etti" propagandası yaptılar. Avrupa örgütünün kararıyla Rio Djenerio´da yapılan PEN kongresine
gidiyorum, daha sonra dalkavukların suçlamasına maruz kalıyorum.Yeni ülke ve Özgür Gündem için çok sayıda
fotograf makinası ve kamera, kendi olanaklarımla temin ediyorum, daha sonra bunu yargı konusu yapıyorlar.
Avrupada
bana kurulan tuzakların tümünü izah etmek başka bir kitabın konusu olacağından, burada anlatmaya
gerek görmüyorum. Ama kurulan tuzakları biliyorum. Bir mayın tarlasındaydım, ispiyoncu gözler, ağızlar
ve kulakların denetimindeydim. Konuşmalarımın ötesinde oturuşum, kalkışım, bakışlarım,
bütün davranışlarım, duygularım hayallerim bile göz altındaydı. Ben de herşeyin izleyicisi
ve gözleyicisiydim. Beni nasıl düşüreceğini, nasıl tasfiye edeceğini, sabır ve sükunetle takip
ediyordum. Bana karşı uygulanan yöntemleri anlayabilirsem, benden önce tasfiye edilen, öldürülen, intihara sürüklenen,
susturulan, kaçırtılan binlerce insana yapılanı anlamış olurdum. Bunun için bir çok şeye
katlanıyor, gün geçtikçe yeni iğrençliklerle karşılaşıyordum. Avrupada oluşturulan yapıyı
kısa da olsa izah etmem gerekir; gazetelerin başına geçtiğimde, önce Serxwebun gazetesini inceledim. Bu
gazetede sadece ulu önderimiz kendi adıyla yazı yazabilir, başka kullar, ancak ulu önderimizi öven ve ona karşı
gelen bir kulu alçaltan yazılar, yazdıklarında asıl isimlerini kulanabilirlerdi. Bu gazetede sadece ulu
önderimizin ve şehitlerin resimleri yayınlanır -istisnai durumlar hariç- başka kuların resimleri
yayınlanamaz. Sehitlerin yalnız birer fotoğrafı yayınlanırken, ulu önderimizin beşten otuza
kadar değişik pozdaki fotoğrafları her sayısında yayınlanır.
Birgün gazete
çalışanlarına, "Arkadaşlar, kendi imzamızla Serxwebun ve Berxwedan gazetelerine yazı yazamaz
mıyız?" diye soruyorum. Yazamıyacağımızı bildigim halde bir iki dalkavuğun bu konudaki
düşüncelerini öğrenmek istiyorum. Dalkavuk bir bayan: "Olur mu Selim arkadaş, bu gazeteler partinin gazetesidir,
şehitlerin kanıyla yaratılmışlar, kollektif bir yapıları vardır, kişiler burada
kendi imzalarıyla yazı yazıp meşhurlaşamaz" diyerek, resmi ideolojiyi tekrarlıyordu.
Gazetelerin
kollektif olduğu söyleniyor, ama yalnız tek bir kişi kendi yazı ve resimlerini yayınlatıyor.
Gazeteler şehitlerin kanıyla yaratılmış deniyor ama, bu şehitlerin kanı bir kişinin
tekeline konuluyor, kişilerin ünlenmemesi gerekçesiyle kendi imzalarıyla yazı yazmalarına izin verilmiyor,
bir kişi ‘meşhurlaşmak’ için gazeteleri tek başına kullanıyordu. Dalkavukların
"Gazeteler şehitlerin kanıyla yaratılmiş, kollektiftir, bunun için kimse kendi imzasi ile yazı yazamaz,
fotoğrafını basamaz" ifadelerinden şunu anlıyorum: Bu gazeteler Apo´nun özel malıdır, kollektif
değil, bireyseldir. Bu yüzden sadece onun yazıları ve fotoğrafları yayınlanır. Onun dışında
birinin kendi imzası ile yazı yazması yasaktır. Çünkü yalnız onun tanınması gerekiyor,
başkaları kendi imzalarıyla yazarlarsa bireycilik bozulur, kollektif bir gazete haline gelir, diktatör kollektivizim
değil, diktatörlük istiyor. "Benim anladıklarımın tersini anlayan dalkavuklar ile kendi aramdaki farka
bakıyorum; gerçek ile yalan arasındaki farkı görüyor, dalkavuklardan nefret ediyorum.
Süre içinde gazetelere
haber ve imzasız yazılar yazanların mantıklarını ve düşüncelerini inceliyorum. Aslında
bunların mantığını incelerken, diktatörlüğün analizini yapıyorum. Yazı yazanlar, düşünce
üretmiyorlar. Ulu önderimizin geçmiş, günümüz ve gelecekle ilgili her konuda düşünce ürettiğine, yeniden düşünce
üretmenin gereksizliğine inanıyorlar. Buna inandırıldıkları için, yazılarını
kaleme almadan önce ulu önderimizin ayetlerini okuyorlar, ayetlerdeki düşüncelerini yine ulu önderimizin kullandığı
kelimelerle kağıda aktarıyorlar. Yalnız şu değişikliği yapıyorlar: Ulu önderimiz
ayetlerinde birinci tekil şahısta konuşur: "yaptım, yetiştirdim, yarattım, ayağa kaldırdım"
gibi. Onlar ise; "yaptık, yetiştirdik, ayağa kaldırdık" gibi.
Gazeteye yazdığım
ilk yazı tekil uslupla kaleme alındığından, iki dalkavuk: "Bizim uslubumuz böyle değildir" diyerek
yazının yayınlanmasına karşı çıktılar. Durumu izah etmeye çalıştım
ama; "Bizim uslubumuz tekil değil çoğuldur. Yani 'ben' yerine 'biz' kelimesi kullanılır. Partinin uslubu
böyledir", diyerek diretiyorlardı. Ben de dinlemeyerek yazımı yayınlattım. Onlara, lütfen ulu önderimizin
yazılarına bir göz atın, her sayfasında en az yirmi adet "ben" kelimesine rastlarsınız demeye
gerek görmedim, deseydim bile "o önderliktir heval" diyeceklerini biliyorum. Böylece anlıyorum ki; "ben" kelimesini ancak
tanrı kullanabilir. Çünkü sadece tanrının kişiliği ve sıfatı vardır. Biz kulların
ve kölelerinsıfatı olamaz. Biz, biziz. Köle de efendi gibi "ben" derse yasaları çiğnemiş olur.
Berxwedan
ve Serxwebun gazetelerinin on yıllık bir tarihleri vardı. Almanya' ya gitmeden bu kurumlarda çok sayıda
gazeteci ve yazarın yetiştirildiğini düşünüyordum, gittiğimde anladım ki; buralarda çalışanların
görevi; ulu önderimizin ayetlerini redekte etmek, yayınlatmak, ayetler çerçevesinde bilinen uslupla bir iki yazı
yazmak, büroya gelen haberleri yine önderlik uslubuyla haber yaparak ajanslara göndermekti. Gazetede gazetecilik ve yazarlıktan
anlamak, yazarlık ve gazetecilik yapmak, devrimci uslubu terk etmek, çizgiyi boşa çıkarmak, burjuva uslubu
konuşturmak olarak değerlendirildiğinden, gazetecilikten anlayanlar seslerini kesmiş, resmi usluba uymuşlardır.
Gazete
bürosuna her gün çok miktarda haber malzemesi geliyor, bu malzeme, ilkel bir ajitasyon ve propoganda ile "haber" yapılıyordu.
Ama hiçbir ajans, radyo, gazete ve televizyon böyle yapılan haberlere değer biçmiyordu. Yapılan haberleri okuyunca:
Böyle haber olmaz diyorum. "partinin uslubu böyledir, biz burjuva uslubuyla haber yapamayız" diyorlardı. Konunun
anlaşılabilmesi için bir örnek vermem gerekiyor: Bitlis' te bir çatışmada üç gerilla ve sekiz askerin
öldüğü haberi geliyor. Bu malzeme ile şöyle bir haber yapılıyor: "Bitlis' te kahraman gerillalarımızla
vahşi, çapulcu Türk ordu sürüleri arasında çıkan üç günlük bir savaşta halk kurtuluş ordumuzun üç
kahraman neferi 'yaşasın başkan Apo' sloganlarıyla şehit düşerken, Türk ordusuna kahr edici
darbeler vurmuş; sekiz askeri imha etmiş, çok sayıda askeri de yaralamıştır."
Böyle yapılmış
bir haberin hiçbir ajans tarafından yayınlanmayacağını biliyorum. Dalkavukların "Parti uslubu
bozulmamalıdır" diretmelerine aldırmadan haberlerin nasıl yazılması gerektiğini izah ediyorum.
Gazetecilikten anlayan bir arkadaş benden cesaret alarak biraz gerçeğe uygun haberler yapmaya başlıyor.
Aradan
kısa bir zaman geçiyor, başta BBC olmak üzere bir çok ajans ve gazete haberlerimizi manşetten veriyor. Haberlerin
altında kullandığımiz KURD-HA on yıllık Berxwedan ve Serxwebun isimlerinin çok çok önüne geçiyor.
Ve uluslar arası özellik kazanıyor. Bu çalışmalarımıza karşılık dalkavuklar ulu
önderimize ve Avrupa koordinatörüne telefonlarla "gazete ve ajans, parti uslubundan uzaklaştırılarak burjuva
uslubuna çekiliyor" ihbarlarını yağdırıyorlardı. Serxwebun Gazetesinde çalışan yeteneksiz,
kaprisli, birkaç kez uygulamalardan geçirilip köleleştirilen bir bayanın, beni takip etmek, denetim altında
tutmak, ayağımı kaydırmak ve yetki alanlarımda suni sorunlar yaratmakla görevlendirildiğimi
anlıyorum.
Bütün kurumlarda; yalan, ispiyonculuk, entrika, ayak kaydırma, güvensizlik diz boyuydu. Kimse
doğru dürüst kimse ile konuşmuyor, herkes birbirinin kuyusunu kazmaya çalışıyordu. Birbirlerinin
hatalarını oturup tartışarak kendi aralarında çözme yerine; telefonla Koordinatöre veya ulu önderimize
rapor etme adı altında ispiyonluyorlardı. En iyi ispiyoncu, önderlik çizgisinin en iyi uygulayıcısı
olarak düşünüldüğünden, aralarında inanılmaz bir rekabet vardı. Bu durum; güven, arkadaşlık
bağı, yoldaşlık ilişkisi diye bir şey bırakmamıştı. Kısa zamanda durumun
vahametini anlıyorum, böyle bir ortamın kim tarafından ve neden yaratıldığını kavrıyorum.
Hemen gerekli toplantılar düzenleyerek, bu ilişkilerin son bulması gerektiğini, birbirleri hakkında
eleştirisi olanların, eleştirilerini resmi toplantılarda söylemelerin icap ettiğini, bunun dışında
kişilerin ardından dedikodu yapmanın, resmi toplantılarda söylenmeyen düşüncelerin koordinatör veya
önderliğe telefonla aktarmanın suç sayılacağını söylüyorum. Toplantılardan kısa bir
süre sonra, ortalığın sakinleştiğini, dedikoduların sona erdiğini, arkadaşlar arasında
güven bağının geliştiğini, yoldaşlık ilişkilerinin hakim hale geldiğini, kurumlarda
hiçbir olumsuzluğun kalmadığını, daha sonra yaptığımız genel toplantıda
tespit ediyoruz. Ulu önderimiz ve ona bağlı olarak çalışan Avrupa koordinatörü; kendilerine giden ihbar
telefonlarının kesildiğini, iç didişmenin bittiğini, yoldaşlık ilişkilerinin pekiştirildiğini
anlamış olacak ki; koordinatörle bir telefon görüşmemizde: "sizin denetim alanınızda bir uzlaşma
söz konusudur, bu eleştiriliyor haberiniz olsun" dediğinde, her şeyi daha iyi anladım. Didişme, sorun,
ayak kaydırma, entrika, ispiyon, ihbar olunca; "denetim alanınızda sorun var, hakim olamıyorsunuz", bunlar
son bulunca; "uzlaşma var" eleştirileri geliyordu. Diktatör kaostan değil, uzlaşmadan korkuyordu.
Bir
alanda çalışanların kendi aralarındaki çelişkileri, çatışmaları, dedikoduları,
entrikaları, güvensizlikleri, ispiyonculuğu bitirmesi demek, diktatörlüğün bitmesi demekti. Çünkü diktatörlük
tüm bunların toplamıdır. Denetimim altındaki alanlarında sorunlar bitince, bayan gözetleyicim, bu
kez sunni sorunlar yaratmaya başladı. Bir defasında telefon defterimi kayıp etmiştim; bunu duyar
duymaz kıyameti koparıyor, yanındaki arkadaşlara "Olur mu arkadaşlar, nasıl oluyor da telefon
defterini kayıp ediyor?" diye soruyor, ardından; "defter Alman polisinin eline geçerse, örgüt çöker. Bu kadar tedbirsizlik
olur mu?" diyerek arkadaşların yanından ayrılıyor, bu ‘vahim durumu’ acil olarak ulu
önderimize telefonla iletiyor. Muhtemelen "başkanım çok tedbirsiz, bu gün telefon defterini kayıp etti; Alman
polisinin eline geçerse kurumlarımıza yönelirler" diyor. Defterimi kayıp ettiğimin üçüncü günü, Mahsum
Korkmaz akademisinin bütün öğrencileri, telefon defterimi kayıp ettiğimi Bekaa'da duyuyorlar. Oysa kayıp
olan defterde sadece sekiz telefon numarası vardı; bunlardan birisi Kürdistan Komite' nin, biri Berxwedan' in, biri
Frankfurt Derneğinin, diğerleri tanıdıklarımın özel telefon numaralarıydı. Kaldı
ki, Avrupa'da bütün kurumlarımız legaldi. Telefon numaraları da Alman Polisinin elindeydi. Bu sorunun yarattığı
olumsuzluklar düzelince bu kez yeni bir sorun çıkardı; Berxwedan da çalışan Battal ve Mehmet'in salonda
asılı olan ceketlerinin ceplerindeki pasaportları çalınarak; "denetim yok, disiplin yok, hırsızlık
oluyor. Bu pasaportlar başka işlerde kullanılıp yakalanırsa, polis şirketi kapatır" yaygarasını
kopardı. Sorunu ulu önderimize kadar ulaştırdı. Bayanın buna benzer adi yöntemlerden vazgeçmeyeceğine
inanınca, eşimin Berxwedan Gazetesine uğradığı bir sırada söz konusu bayanla eşimi
bir odaya alarak bayana şunları söyledim: "Sen bunları bilinçli olarak yapıyorsun, bu günden itibaren
bunları bırakacaksın, ben hiç kimseden çekinmem, yoksa seni buradan kovarım, bir daha da buraya adımını
atamazsın" dedim. Söylediklerimin karşısında kaskatı kesildi. Ne yapsın zavallı? Kendisine
verilen görevi doğru dürüst yapamıyor, ağzına gözüne bulaştırıyordu.
Oktay, büroya
gelen haberleri, yeniden yazıp haber haline getirdikten sonra, Özgür Gündem ve Yeni Ülke Gazetelerine fakslıyordu.
Bu haberler genellikle Yeni Ülke Gazetesine manşet oluyordu. Ben de her hafta Yeni Ülke Gazetesine bir köşe yazısı
yazıyordum. Yazılarımda kendisini övmediğim için her hafta adımın çıkmasına tahammül
etmeyen ulu önderimiz, bu bayanı kullanarak yazı yazmamı engelledi. Kurumlarda çalışanlar, bayanın
bu işleri kendi başına yaptığı inancındaydılar. Bu yüzden ona karşı tavır
alınca, cezaevinden yeni tahliye olmuş çocuk ruhlu biriyle bir eve kapandılar, kokuları çıkmayana
kadar dışarı çıkmadılar! Katıldığım son cephe toplantısında bu bayan
tarafından kafaya alınan çocuk ruhlu Mazlum: "Selim arkadaş Berxwedan bürosunda pijama ile dolaşıyor,
bu durumu Parti ahlakıyla çelişiyor" dedi. Oysa ben hiçbir zaman pijamayla dolaşmamıştım. Sabahları
uyandığımda elimi yüzümü yıkamadan önce eşofmanla dolaşmıştım. Ahlaksızlığımı
pijamaya sararak konferans toplantısında aleyhime kullanan ulu önderimizin bu iki kullanmalığı, ben
Bekaa’da bunların da raporlarının etkisiyle soruşturmaya alındığımda, bu şahıslar
Almanya’da kaldıkları evde uygunsuz bir şekilde yakalanarak tecrit ediliyorlardı.
Almanya'ya
gittiğimde eşimle olan ilişkilerimi anlatmam gerekiyor. Çünkü bu ilişkilerde de bir diktatörlüğün
analizini göreceksiniz. Almanya'ya vardıktan iki gün sonra eşimle telefonda görüştüm: "Sen dünyanın
en adi yaratığısın, seninle artık hiçbir ilişkim olamaz, durumu ailene ve aileme bildiriyorum"
dediğimde, "Selim yapma, sakin ol, bir araya gelelim, konuşalım, sana anlatacaklarım var, yarın Memiş
dayıya gel" dedi. Bu kadın orada baskı altında kaldı, bana karşı kullanıldı.
Konuşayım, belki gerçekleri daha iyi öğrenirim diyerek bir gün sonra Duisburg' da oturan yakınım
Memiş dayının evine gittim. İçeri girdiğimde eşim bir odada Memiş dayı ve eşiyle
oturuyordu. Güler yüzle "Hoş geldin" dedi. Ben de soğuk bir ses tonuyla "Hoş bulduk" diyerek oturdum. Memiş
dayı ve hanımıyla saat 23'e kadar sohbet ettik. Bingöl'deki gelişmeleri, kırsal alandaki durumu öğrenmeye
çalıştım. Saat 23.10 da Memiş dayı, yatak odamızın hazır olduğunu söyleyince;
"İyi geceler" diyerek yatak odamıza geçtik. Odada iki ayrı ranza vardı ve birbirine uzaktı. Ben kapının
karşısındaki pencerenin dibine konulmuş ranzanın yanına gidip soyundum, Bir eşofman giyerek
iyi geceler demeden yatağa girdim. Eşim kapının arkasındaki yatakta oturmuş düşünüyordu.
Aradan epeyce zaman geçti, odada tam bir sessizlik vardı, eşim aniden oturduğu yerden kalkarak yattığım
yatağa doğru geldi, üstümdeki yorganı alarak ayağıma kapandı, ağlamaya başladı.
Ayaklarımı çekiyor, kafasını itekliyorum. O hem ayaklarımı öpüyor, hem de ağlıyordu!
Düşünebiliyor
musunuz! Akademide benimle konuşmayan, bana karşı düşman kesilen, bana karşı araç olarak kullanılan,
ölümün pençesinde inlerken beni doktora göndermeyen eşim, Almanya'da ayaklarıma kapanıp ağlıyordu!
Hiçbir kanıt bir diktatörlüğü bu sahne kadar açık anlatamaz. Eşimi karşıma alıyorum, göz
yaşları durmaksızın akıyor, dudakları ağlamaklı, anlamsız gözlerle bana bakıyor.
"Anlat, her şeyi anlatacaksın!" diyorum. Hiçkırıkları artıyor, sarılıyor bana. Bütün
ısrarlarıma rağmen hiçbir şey konuşmuyor. Sorularıma sadece ağlamakla yanıt veriyor.
Ben de, beni ispiyonlar diye bildiklerimi anlatamıyorum. O, gerçekleri bana anlatmaktan, itiraf etmekten; ben de ona
açılmaktan korkuyorum. Ve neticede ben de ağlamaya başlıyorum.
Trajedik bir durum; konuşamıyor
ağlıyoruz, yaşadıklarımızı ağlamakla birbirimize anlatıyoruz. Ben onun neden
ağladığını biliyorum, o da biliyor neden ağladığımı. Ara sıra "Anlat,
neden öyle davrandın!" diye soruyorum, ağlamak ve susmakla yanıt veriyor. Ve tekrar bana sarılıyor,
itiyorum onu. "Artık seni sevemem, gönül bahçemdeki bütün çiçekleri çiğnedin, harabeye çevirdin gönül bahçemi, sevgimi
kirlettin, sevgimin katili, düşüncelerimin polisi oldun, seni nasıl sevebilirim? Sen artık dürüst, bildiği
gerçekleri söylemekten çekinmeyen cesur Aysel değilsin, sen korkak, ürkek, sahtekar Medya' sın" diyorum. Ne söylemek
istediğimi anlıyor, yanıt vermiyor, uzanıyor yanıma. Sessiz, ruhsuz, sevgisiz, içine sıcak su
doldurulmuş plastik bir kadın gibidir yanımda. Ben de yanında sırt üstü uzanarak gözlerimi tavana
dikerek düşünüyorum. D. Bakır Cezaevinin korkunç işkenceleri altında korkmayan, boyun eğmeyen ikimiz,
burada korktuğumuz için birbirimizle konuşamıyoruz. O benden mi korkuyor, ben ondan mı korkuyorum, yoksa
ikimiz ONDAN mı korkuyoruz? Garip bir korku, esrarengiz bir korku, Freud' un bile çözemeyeceği iğrenç bir korku!
Ben eşimin burada da, bana karşı kullanıldığını düşündüğümden ona bildiklerimi
ifade etmekten korkuyorum, diktatörlüğün düşünce polisi olduğuna inanıyorum. Peki o neden korkuyor? Eğer
düşünce polisi değilse, baş kaldıracağımdan ve öldürüleceğimden mi korkuyor, ihanet damgasından
ürküyor ve ağlıyor.
Bu ilk gecemizden sonra bir yıllık bir zaman süreci içinde kendisiyle bazı
buluşmalarım oldu. Ama hiç sevmedim, rastgele bir kadın gibiydi yanımda. Kendisine hakaret ettiğim,
tekmelediğim geceleri hatırlıyorum. Onu tekmelerken aslında diktatörlüğü tekmeliyor- dum. Ama benim
boyun eğmeyeceğimi, yaratılan ortamı kabul etmeyeceğimi, korktuğu felaketin bir gün olacağını
çok iyi biliyordu. Benimle birlikte hareket etme cesaretini kendinde bulamadığından boyun eğmem için sürekli
nasihatlerde bulunuyordu.
Avrupa'da ki dalkavukların, ulu önderimizden daha fazla tanınmamam için, onun deyimiyle
öne çıkmamam için talimat aldıklarını, bazı önlemlerden sonra görüyordum. HEP ile ilişki kurmam
engellendi. Büyük kitle gösterilerinde konuşmama yasak konuldu. Kendi adımla gazetelerde yazı yazmam uygun
görülmedi. İlginç bir olay tedbirleri daha da açığa çıkardı. İslami Cihat Örgütü, (Kontr Gerilla,
isim paravandır) benim hakkımda ölüm kararı almış ve bu kararı gerekçelendirerek İstanbul'da
yayınlanan Yeni Ülke Gazetesine fakslamıştı. Yeni Ülke Gazetesi de bu kararı olduğu gibi Almanya'da
yayınlanan Berxwedan Gazetesine göndermişti. Karar Berxwedan gazetesinde çalışan Oktay tarafından
BBC'ye fakslandı. BBC akşam haber bülteninde: "İslami Cihat Örgütü gazeteci ve yazar Selim Çürükkaya hakkında
ölüm kararı aldı. Ve bu haberi çeşitli haber ajanslarına gönderdi" diye verdi. Bu haberden bir gün sonra
Avrupa koordinatörü telefonla Oktay'ı arayarak: "Niye o haberi BBC' ye verdin?" diye sorarak azarlıyor. Oktay durumu
bana anlatınca; koordinatörün de ulu önderimiz tarafından azarlandığını biliyordum. Çünkü bunun
ardından kaleme aldığım ve kendi imzamla Berxwedan' da yayınlattığım "Rio da Kürdistan"
adlı yazım ulu önderimizin eline geçince, Oktay' ı telefonla arayarak yazımın altındaki imzamdan
dolayı azarlıyor. Ulu önderimiz bu azarlamalarıyla şunu demek istiyordu: "Ben bu adamı tasfiye edeceğim,
öldüreceğim, intihara sürükleyeceğim veya kaçırtacağım neden daha fazla tanınmasına müsaade
ediyorsunuz?" Ben söylemek istediklerini çok iyi anlıyor, beni nasıl tasfiye edeceğini izleyerek belleğime
not düşüyordum.
Bir gazeteci (İrfan Cüre) Kürdistan Ulusal Meclisi ile ilgili benimle bir söyleşi yapmıştı.
Söyleşinin giriş bölümünde, benim haberim olmadan kendi gözlemlerini aktararak: "Selim Çürükkaya' ya geleceğin
başbakanı gözüyle bakılıyor" diye yazmıştı. Özgür Gündem' de yayınlanan söyleşiyi
okuduğumda "Selim suç dosyan kabarıyor" dedim. Almanya' da Ümit Aşkın'ı gördüm. On beş yıl
önce, ilk karşılaşmamızda, ince, uzun boylu, sarışın, bir gençti. TİKKO'nun küçük
militanıydı o zaman. Kardeşi Celal ve ablası Saime Aşkın bizim arkadaşımızdı.
O TİKKO'da diretiyordu. Kendisiyle çokça tartışmış, ikna etmiştik. Son karşılaşmamızda
iri yarı biri olmuştu küçük Ümit. Sarıldı öptü beni, ben de onu. Başka hiçbir şey konuşmadı,
konuşamadım Ümit'le. Sadece bakıştık. Gözleri bana: "Hani benim güzel ablam? Niye öldürüldü? (27)
Ajan mıydı ablam? Ajan olduğuna sen inandın mı? İnanmadıysan öldürülmesinin nedenini neden
araştırmadın? Araştırdıysan niye sessiz kalıyorsun?" sorularını soruyordu sanki.
Soramam Ümit, soramam. Soru sormanın karşılığı ölüm. Ve en kötüsü ardından gelen "ihanet
damgasıdır" Ümit.
Sana neden evinde oturuyorsun, diyemem. 15 yıl önce devrimci olman için, ikna olmanda
benim de payım vardı. Fakat şimdi seni ikna etmek için gücüm ve yüzüm yok Ümit, diyor bakışlarım.
Ben onu çok iyi anlamıştım, onun beni anlayıp anlamadığını hala bilmiyorum.
Essen'
de Abdullah Ekinci' nin kardeşi İbo' yu gördüm. O korkusuz atletik yapılı Ibo içkiye teslim olmuş,
çökmüştü. İlk sorusu: "Selim ağabey, ağabeyimin ölüm nedenini neden bize söylemiyorlar?" oldu. Henüz yanıt
vermeden: "Ajan ise bize kanıtlarını göstersinler" dedi. Hayır ajan değildi ağabeyin, intihar
etmiş dediğimde, "Sen ağabeyimi benden daha iyi tanırsın, intihar edecek biri değildi ağabeyim"
dedi ve sustu. O zaman Abdullah Ekinci'nin intihar nedenini tam olarak kavrayamamıştım. Bana söylendiği
gibi "eleştiriler altında bunalıma girmiş, intihar etmiş"e inanmış ve bu konuda Berxwedan
gazetesine bir anma yazısı yazmıştım.
Son Bekaa'da ki tutuklanmamda bana dayatılan yöntemleri
gözlerimle görünce Abdullah Ekinci'nin neden intihar ettiğini anlamaktan ziyade, gördüm!
Sevgili İbo, 1984
yılının 15 Ağustosunda Sırnak baskınının komutanı olarak ülkemizin bağımsızlığı
ve halkımızın özgürlüğü için silahlı mücadeleyi başlatan komutan Abdullah Ekinci' nin son büyük
eyleminin nedenleri anlaşılmıştır. Yakında halkımız ve gelecek nesiller de anlayacaktır.
Brüksel
açlık grevinden (28) sonra Paris'e gitmiştim. Köylüm ve akrabam Mahmut Tunç Paris' teki Kürt Kültür Derneğinde
benimle konuşmak istediğini söylemişti. Konuşmak istemedim. Kendisiyle ne konuşacaktım? Amcan
(29) burada yani Paris' te bir kadınla ilişkisi olduğu gerekçesiyle Bekaa Vadisinde kurşuna dizildi, bir
çukura atıldı, üstü taş ve toprakla örtüldü mü diyecektim? Hayır konuşamazdım, ikna edemezdim,
soracak sorulara yanıt veremezdim. "Açlık grevinden yeni çıktım, konuşacak halim yok, sonra konuşuruz"
diyerek atlattım. Birkaç gün sonra Bekaa'da öldürülen Mehmet Tunç' un ablası Berivan, benimle telefon görüşmesi
yaptı. Berivan ile aynı yaştayız. Çocukluk arkadaşımdı. Küçükken kuzularımızı
birlikte otlatmış, aynı taştan ellerimize kına yakmış, kenger sütünden sakız elde
etmiş, Guele Morin'de birlikte yüzmüştük. Bana "kardeşimin akibetini biliyor musun?" diye sorduğunda küçüklük
arkadaşıma ihanet ettim, yalan söyledim. "Tam olarak bilmiyorum, araştıracağım" dedim. Oysa
o benim yalan söylemeyeceğimi bilirdi.
Almanya' nin Essen kentinde Öğretmen Okulu arkadaşım Fadime
Yaşar'ın evine gittiğimde Bircan Yıldız'ı hatırladım. Fadime ile Bircan bizim Tunceli
Öğretmen Okulunun en küçükleriydi. Devrimci coşku ve heyecanımızın şaha kalktığı
o yıllarda, onlar da bize katılmışlardı. Küçücük, kısa boylu bir kızdı Bircan. Onu
çok severdim. O da beni. Henüz Halkın Kurtuluşu grubuyla hareket ettiği günlerde, beni ölümden kıl payı
kurtarmıştı. Halkın Kurtuluşu örgütünün adamları beni öldürmek istiyorlar, hatta beni öldürecek
olan adam, Öğretmen Okuluna gelmiş bekliyor, bana sıkılacak silahı da Bircan aracılığıyla
okula sokmuşlardı.Getirdiği silahla benim öldürüleceğimi anlayan Bircan; paniğe kapılarak beni
aramaya çıkıyor. Tunceli Öğretmen Okulunun yanındaki tepenin üstünde bulunan havuzun başında
otururken, koşarak nefes nefese yanıma geldi, tedirgin lik içindeki haliyle "ağabey, seni öldürecekler" demişti.
Ve ben Bircan' ın bu haberi üzerine ölümden kurtulmuştum. Fadime bana Bircan'ı sormadı, daha doğrusu
soramadı. Saime Aşkın'la birlikte Lolan kampında ulu önderimizin emriyle kurşuna dizildiğini
ikimiz de biliyorduk. Ama nedenini ne ben, ne de o söyleyebilirdi. Sormaması, sormamam bundandı.
Mahsum Korkmaz
Akademisinden ayrılıp Almanya`ya gitmeden önce arkadaşım Hasan Serik, Hollanda`da ulu önderimizin emriyle
öldürülen ve cesedi bir kanalde bulunan Avukat Mahmut Bilgili`nin eşinin; Almanya`daki telefon numarasını vermiş,"Gittiğinde
bir görüş" demişti. Görüşmedim Hasan! Telefon numarasının yazılı olduğu kağıdı
yırtıp attım. O numara cebimde bir suç aleti gibiydi. Defterimin içindeki kağıda her baktığımda
telefon numarası yerine, Av. Mahmut’u görüyordum. Gidip karısıyla ne konuşacaktım? "Eşini
çok iyi tanıyordum, avukatlık diplomasını alır almaz bizim davalara bakmak için Ankara`dan Diyarbakır’a
geldi, ofis semtinde bir apartman dairesinde kalıyordu, biz de arandığımız için onunla kalırdık.
Herşeyini bizimle paylaşır, hem avukatlık hem de militanlık yapardı. 12 Eylül Faşizm`i
onu da tutukladı. 1984 barikat direnişinde 30. koğuşta birlikte idik, boyun eğmiyor, "Yaşasın
Bağımsızlık ve Özgürlük " diye bağırıyordu.Çok kararlı bir arkadaştı, ancak
neden öldürüldüğünü bilmiyorum mu diyecektim? Bunu diyemezdim! Deseydim bile bacın, kocasının neden öldürüldüğünü
anlatırdı bana. O zaman başım eğik olurdu, zaten Mahmut`un karşısında hepimizin başı
eğikti; bir de bacının karşısında başımın eğik olmasını istemedim.
Bir
Maraş`lı, bana yaşlı bir kadın`ın öyküsünü anlattı: Maraş`lı kadının
genç kızı bağımsızlık mücadelesine katılmak amacıyla evden ayrılmış,
aradan yıllar geçince, kızının Bekaa da öldürüldüğünü duymuş ve çıldırmış.
Yoldan yürürken genç bir kızın sesini duyduğunda, hemen arkasına döner, iki elini ileriye doğru uzatır,
gözlerini yumar ve `Elif, Eliiif, Eliiiiiif ` diye bağırırmış. Kimse karşılık vermeyince,
bu kez yana dönüp aynı ismi tekrarlarmış, yine karşılık alamayınca öne, sonra yana dönermiş,
hep böyle yana yana, döne döne, Eliiiiif diye diye yürürmüş. Ve Berxwedan telefonları: `Kardeşim 1980´de
mücadeleye katılmıştı, bu güne kadar kendisinden hiç bir haber alamadık. Öldüğünü duyduk ama
Serxwebun ve Berxwedan`da kendisinden hiç söz edilmiyor, yayınlanan şehit listelerinde adı yok, sizin haberiniz
var mı?`
`Teyzemin kızı 8 yıldan beri ortada yok...`
`Abim 1980’de evi terk etti.
Ölmüş mü, sağ mı? Karısı hala kendisini evde bekliyor, sağsa bir haber göndersin. 1985 de köyümüzün
çobanı kardeşimin öldüğü ve cesedinin bir çukura atıldığı ihbarını Kars Jandarma
Karakoluna yapmış, bunun üzerine jandarmalar çobanın gösterdiği yeri kazıyarak bir torba kemik çıkarttılar,
daha sonra bu kemikleri bize teslim ettiler ve bizde kardeşimin kemiklerini gömdük. Aradan 6 yıl geçmiş, şimdi
Jandarma köyümüze baskın düzenliyor, kardeşimin ölmediğini, Kars`taki eylemleri kendisinin düzenlediğini
söylüyor. Sizden öğrenmek istediğim, gömdüğümüz kemikler kardeşimin mi, değil mi?`
Ve ardı
arkası kesilmiyor telefonların. Onlar konuştukça, ben de dinledikçe, bir canavarın cinayetlerine tanık
oluyordum. Kayıp listesi o kadar uzun ki, cezaevinden çıkıp dışarıyı öğrendikten sonra
nerede ise bir kuşağın yok olduğunu gördüm. Türk devletinin öldürdüklerinin isimleri, resimleri, öyküleri
vardı. Diğerlerinin ne isimleri, ne resimleri, ne öyküleri, ne de mezarları vardı. Ve işin en kötüsü
bunların akibetini sormak suçtu!
Dalkavuk sorununu biraz daha açmak gerekiyor. Çünkü dalkavukların tahlili,
diktatörlüğün analizidir. Dalkavuklarla diktatörlük, eksi ve artı gibidirler. Diktatörlük pozitif, dalkavuklar negatiftirler,
her zaman ve heryerde birliktedirler. Bir yerde diktatörlük varsa, o yerde dalkavuklar vardır. Ortalıkta çok sayıda
dalkavuk görüyorsanız, diktatörlük olduğundandır. Gerilla`da yani dağda, insan ister istemez biraz yaratıcı
olmak zorundadır. Engellenilmeye çalışılsa da, dağda savaşan insan, açısı dar olsa
da düşünür. Düşünce üretir, üretmek zorundadır. Pusudan nasıl kurtulur? Tepeyi nasıl aşar, karşı
güce nasıl darbe vurur, nerede ve nasıl saklanır, geçidi nasıl tutar gibi sorulara yanıt vermek zorundadır.
Bu yaratıcılığı gelişir. Dağda sadece dalkavukluk yapmakla yaşanılmaz. Ama Avrupa`da
durum böyle değil. Avrupa`da sadece dalkavukluk yapmakla yaşanır. Burada dalkavukluk bir geçim kaynağıdır.
En iyi dalkavukluk yapan en fazla yükselir, mevki sahibi olur, çocuklarını, karısını besler. Dalkavukların,
dalkavukluk yapmak dışında hiç bir becerileri yoktur. Öyle ki dalkavukluk yapmasalar açlıktan perişan
olurlar. Ulu önderimiz, bu durumu iyi bildiğinden kendi dalkavuklarına sık sık "ben olmasam hepiniz açlıktan
ölürsünüz" derdi. Avrupa`da dalkavukluk bir meslek haline getirilmişti. Burada Kürdistan sorunu, bağımsızlık
ve özgürlük sorunu, savaş, katliam, göç gibi sorunların anlatımı, bu konularda kitlelerin bilinçlendirilmesi,
örgütlendirilmesi tamamen bir kenara bırakılmış, tüm bu sorunların yerine `serok Apo` konulmuştu.
Düzenlenen bütün kitle toplantı ve yürüyüşlerinde konuşulan, anlatılan birinci konu; Ulu önderin büyüklüğü
ve yüceliği idi. Atılan sloganlar," Biji Serok Apo" bir daha," Biji Serok Apo"dur. Bütün konuşmalar; "Selam
sana ey Serok Apo!" ile başlar," Biji Serok Apo" ile noktalanırdı. Ve ardından alkışlanır.
İşin ilginç yanı, kitle toplantılarında dalkavukların hiç birisi önceden hazırlanmış
yazılı metine bakmadan konuşamaz. Çünkü beyinleri düşünce üretmez, düşünmez ve düşündüklerini
söyleyemez. Kitle toplantıları için ulu önderimizin ayetleri okunarak konuşma metni hazırlanır ve
bu metin bir dalkavuk tarafından kitlelere okunur. Böyle okunan bütün yazıların içeriği, üç aşağı
beş yukarı aynı olduğundan, dalkavuk henüz konuşmasına başlamadan ne konuşacağı
önceden bilinir. Ne yazık ki kitlelerde, on yıldan beri tekrarladıkları "Biji Serok Apo" sloganı
dışında bir slogan üretme yetisinden mahrum bırakıldıkları için onlar da " Biji Serok Apo
" diyerek tekrarcı oluyorlar.
Bu durumu bozmaya çalıştım. Yaptığım kitle toplantılarında
Kürdistan`da yaşanan gerçekleri, Türk devletinin yürüttüğü savaşın karakterini, şehirlerde örgütlenmenin
olmamasının nedenlerini, dinin ve mezheplerin kullanılmasını, Kontrgerilla ve Hizbullah sorunu gibi
konuları anlatırdım. Ama kağıttan okumayarak, kendi uslubumla anlatırdım. Kitleler ilgi
ile dinliyor, anlatılanlarla ilgileniyor, gazel okumadığımı, ulu önderimize övgüler dizip kürsüden
ayrılmadığımı görünce; benim ile dalkavuklar arasındaki farkı hemen görüyorlardı.
Ve benim toplantılarda anlattığım konular, toplantı sonrasında, derneklerde, evlerde tartışmalara
neden oluyordu.Yaptığım toplantılardan sonra dalkavuklar müthiş rahatsızlık duyuyorlardı.
Ve rahatsızlıklarını şu cümlelerle dile getiriyorlardı: "Selim parti uslubunu değil, kendi
uslubunu konuşturuyor. Önderlikten hiç söz etmiyor, önderliğin görüşlerini aktarmıyor" diyorlardı.
Bununla yetinmeyerek kitleleri kendi sapık görüşlerine dayanak yapıyorlardı.
Kitlelerin içine girerek
halkı bana karşı kışkırtmak istendiğinin farkındaydım. "Selim parti uslubu ile
konuşmuyor, niye önderlikten söz etmiyor" denmeye başlanmıştı. Doğru olduğuna inandığım
çizgideydim. Onların çizgisi ve uslubu kitleleri koyunlaştırmak içindi. Ben ise kitleleri aydınlatmak
istiyordum. Diktatörlük ve dalkavuklar kitlelerin aydınlatılmasından ve düşünce üretir hale getirilmesinden
en az düşmandan korktukları kadar korkuyorlardı. Dalkavuklar ve uyuşturulan kitleler, yer yüzünde sadece
bir türkünün olduğunu ve yalnızca tek bir makamla söylenebilineceğini sanıyorlardı. Ben ise aynı
makamla on yıldır tekrarlanan bir türkünün güzelim yaşamı monotonlaştırdığını
anlatıyordum. Dalkavukların yaptığı konuşmalar kitleler üzerinde etki yaratmıyordu. Çünkü
övgü yapılıyor, ajitativ sloganlar atılıyordu, "Ey analar bundan sonra çocuklarınıza ninni yerine,
Biji Serok Apo`yu öğretin, diyorlar. "Kitleler içerikten yoksun konuşmaları dinledikten sonra yeni bir şey
öğrenemiyorlardı; ama benim yaptığım konuşmaların içeriği insanları dürtüyor
düşündürüyor, sorumluluk duygusunu harekete geçiriyor, görmediklerini gördürtüyor, karanın içindeki gri rengi gösteriyor,
uykusunu kaçırıyor, mücadeleye sevk ediyordu. Bu durumdan dolayı kitlelerin bana karşı ilgileri farklıydı.
Yani kitleler, dalkavuk olmadığımı anlıyorlardı. Rahatsızlık bundan kaynaklanıyordu.
Ve dalkavuklaşmam siyah ve beyaz renklerin dışında renklerin olduğunu, yeryüzünde bir türküden başka
türkülerin de bulunduğunu söylemem, tek makamdan başka makamların da olduğunu göstermem rahatsız
ediyordu birilerini ve çizgiye uymam isteniyordu. Bunu bütün Kürdistan halkını karşıma almam pahasına
kabul etmiyordum. Çünkü ben dalkavuk olmak için PKK`ye katılmamış, 1974`ten beri Kemalizm`in dalkavuğu
olmamak için başta ailem olmak üzere bütün Türk ve Kürt halkını karşıma almak pahasına PKK`ye
katılarak hayatımı koymuştum. Diktatörlük, örgütün yerine geçince, Avrupa`da çokları dalkavukluğu
bir meslek olarak seçti ve mevki sahibi oldu.
Çok yakından tanıdığım iki dalkavuk dikkat çekiciydi.
Bunların analizi diğerleri hakkında fikir vereceğinden, üzerinde duracağım. Birisi Kürdistan
Cezaevlerinde bittiği, tükendiği, Kürdistan inancı kalmadığı için çoluğu çocuğuyla
Avrupa`ya kaçtı. Burada dalkavukluk yaparak geçinebileceğine inandığı için, saflara katıldı.
Tıpkı Türkiye`nin eski İçişleri Bakanı İsmet Sezgin`e benziyordu. Fiziki ve kafa yapısıyla
tıpkı Sezgin. İkisinin karşılaştırmasını yapıyorum, ilginç sonuçlar çıkarıyorum.
Türkiye`de o kadar yetenekli insan varken, İsmet Sezgin gibi bir beyinsizin İçişleri Bakanı olması
tesadüfi bir olay değildir. Türkiye`de resmi bir ideoloji topluma hakim ve özel savaş rejimi vardır. Resmi
ideoloji ve özel savaş; düşünce üreten, kafası çalışan, zeki insanları önemli mevkilere getirmez,
böyle insanları yargı karşısına çıkarır, tutuklar, zindanlarda çürütür. İşten
el çektirir veya vatan haini ilan eder. Kafası çalışmayan, aptal, sadece kendisine verilen emirleri yerine
getirebilen, kendisine dikte ettirileni yineleyeni, bunun dışına katiyen çıkmayan kişileri, sorumlu
mevkilere getirir. İsmet Sezgin bu özelliklere sahip olduğu için uzun süre İçişleri Bakanlığı
görevi yaptı. Onun yaptığı birkaç basın toplantısını ve konuşmasını
televizyondan izlemiştim. Söyledikleri birbirine benziyor, aynı şeyleri tekrarlayıp duruyordu. Konuştukları,
Türkiye`deki resmi ideolojinin tekrarıydı. "Türkiye`nin birlik ve bütünlüğüne göz diken eli kanlı eşkiyayı
takip ederek, ininde kahredecek güçteyiz. Türk milleti asil ve soyludur, iç ve diş mihraklar bunu bilsinler" diyordu.
Bu kara renkli tek tip tablo; bu aynı türkü, aynı makamdan 70 yıldan beri söyleniyordu. İsmet Sezgin basit
bir tekrarcıydı.
Bizde de resmi ideoloji var ve hakim. Resmi ideolojiye İsmet Sezgin’ler gerekli.
Kafası çalışanlar, düşünce üretenler, karanın içinde griyi görenler; iflah olmaz, düşkün, hain
ve düşman olarak gösterilmeliydiler. Bunlar ya öldürülüyor ya cezaevlerine atılıyor ya da gereksiz ilan ediliyorlardı.
Kafası çalışmayan, düşünce üretemeyen, sadece ulu birinin söylediklerini tekrarlayan, Avrupa`da göbek
büyüterek beyinlerini küçülten, kitlelere "Analar çocuklarınıza ninni yerine; Biji Serok Apo"yu öğretin diye
bağıran İsmet Sezginler gerekliydi.
Başka biri daha vardı: Bu da 12 Eylül darbesinden önce
çoluk çocuğuyla Avrupa`ya yerleşmişti. O tarihlerden beri Avrupa`da dalkavukluk yaparak kalabilmiş, savaşa
katılmayı aklının ucundan bile geçirmemiş, halkın olanaklarıyla beslenmiş bir Yıldırım
Akbulut´tu. Türkiye`de Yıldırım Akbulut`un ANAP Hükümetleri döneminde uzun süre İçişleri Bakanlığı
ve Başbakanlık yapması da tesadüfi bir olay değildi. Özal Cumhurbaşkanı seçildikten sonra ANAP,
milletvekilleri içerisinde en beyinsizi, en öküzü, en aptal kişiyi Başbakan olarak seçti. Çünkü resmi ideoloji ve
özel savaş böyle birisine ihtiyaç duyuyordu. Bizdeki resmi ideoloji ile bizdeki Akbulut tencere ile kapak gibi tam birbirlerine
uyuyorlardı.
İşin ilginç yanı, bizim Akbulut’la bizim Sezgin birbirlerini çok sever, birbirlerini
destekler, her konuda aynı düşünürlerdi. Daha doğrusu, düşündüklerinden değil, ortak yanları
düşüncesiz olduklarıdır.
Benim tanınmamdan ya da popüler olmamdan rahatsızlık duyuyor,
bunu zaman zaman bana söylüyorlardı. Bir defasında onların bu yöndeki eleştirilerini dinledikten sonra:
"Popüler olmak için yetenek gereklidir. Siz beş veya on yıldan beri Avrupa`dasınız, her yerde siz varsınız,
bütün toplantılarda siz konuşursunuz, ama siz yine yoksunuz. İnsanların kafalarında iz bırakamıyorsunuz,
yetenekleriniz yok, düz insanlarsınız, tanınsanız bile Akbulut ile Sezgin´in tanındığı
gibi tanınırsınız" dediğimde suratları kıpkırmızı kesilmişti.
Avrupa`da
yapılan Kürdistan Ulsal Meclisi seçimlerini bunlarla birlikte organize etmiştik. Ulu Önderimiz, şubat 1992
yılında Ulusal Meclis ile ilgili Mahsum Korkmaz Akademisinde bir konuşma yapmış, bu konuşma
Avrupa`ya ulaşmıştı. Biz de mayıs 1992 de Ulusal Meclisin kurulması, milletvekillerinin seçilmesi
için gerekli çalışmalara başladık. Dalkavuklar, düşünce üretme yeteneğine sahip olmadıklarından,
ulu önderimizin meclisle ilgili yaptığı konuşmayı tekrarlayıp duruyorlardı. Oysa çalışmalar
ilerledikçe onlarca sorun ortaya çıktı, bu sorunlar karşısında tıkanıp kalıyorlardı.
Örneğin seçim nasıl yapılacak, kimler seçime katılabilecek, kimler oy kullanabilecek, diğer Kürt
grupları seçime katılabilecek mi, Kürdistan`da seçim nasıl yapılacaktı, HEP milletvekillerinin durumu
ne olacak, oluşacak meclisin Güney Kürdistan’da oluşmuş meclisle ne gibi ilişkileri olacak, Suriye
Kürtlerinin durumu ne olacak, eski Sovyetlerde yaşayan Kürtler meclise aday gösterilebilecekler mi, gibi pek çok soru
ortaya atılmıştı.
Dalkavuklar düşünce üretme yeteneğinden yoksun bırakıldıklarından,
bu sorulara yanıt veremiyor, ulu önderin yüce düşüncelerini bekliyorlardı ki, tekrarlayabilsinler. Ulu önderimiz
de meclis konusunu bir propaganda konusu olarak gördüğünden bu konularla ilgili düşünceleri yoktu. Ulu önderimizin
bu tür ağır konulara aklı ermez. Durumun böyle olduğunu görünce bütün konulara açıklık getirdim.
Gazetelere yazılar yazdım, benimle yapılan röportajlarda sorulan sorulara net yanıtlar verdim, kitle toplantılarında
görüşlerimi söyledim. Seçim kurulunda seçimin yapılış biçimiyle ilgili düşüncelerimi kabul ettirdim.
Böylece seçimin yapılış biçimi ve meclis ile ilgili görüşlerim resmileşti. Böyle bir durum ortaya
çıkınca; Akbulut ve Sezgin resmi görüş haline gelen görüşlerimin savunucuları oldular. Ulu önderimizin
bu konuda zaten görüşleri yoktu. Dalkavuklar da düşüncesizdi. Kitlelerin sorularına yanıtlar verince,
aydınlatılmamış konuları aydınlatınca onlar da benim söylediklerimi tekrarlamaya başladılar.
Ulu önderimiz oluşan atmosferi tam olarak bilmiyor, meclis çalışmalarını iyi buluyordu. Meclisle
ilgili ürettiğim düşünceler, konuyla ilgili verdiğim demeçler, röportaj sorularına verdiğim yanıtlar,
kitle toplantılarında yaptığım konuşmalar, hem bizim kitleler, hem de Avrupalı bazı
çevreler üzerinde olumlu bir izlenim yaratmaya başlamıştı. Meclis ve seçim çalışmalarının
Avrupadaki Kürt kitleleri içinde yeni bir atmosfer yaratması, konuyla ilgili bir çok yayın organında yazılarımın
yayınlanması, bir gazetenin benden "geleceğin başbakanı" olarak söz edince Akbulut ve Sezgin’e
"öne çıkmasın" talimatı verildi. Diktatörlüğün mantığı buydu. Öne çıksam kendisinin
geride kalacağına inanıyor. Oysa sorun bu değil ve benim de böyle bir amacım yoktu. Akbulut ile Sezgin
bu "öne çıkmasın" talimatını öylesine acemice uyguluyorlardı ki, ister istemez tepki duyuyordum.
Giesen’de yapılan meclis konferansında beş kişi divana seçiliyoruz. Seçildiğimiz yerden kalkarak
divan masasına geçtik, henüz kendi aramızda divan başkanı seçmeden, Akbulut alelacele Sezgin`i parmağı
ile dürterek "divan başkanlığına geç, delegelere teşekkür et" diyor. Bu yöntemin anti demokratik
bir yöntem olduğunu söylüyorum, beni suçlu duruma düşürmeye çalışıyorlar. Milletvekillerini tanıtmak
amacıyla basın toplantısı düzenleyip; meclisin biçimini, amaç, ve çalışma yöntemini, bileşimini
basına anlatacağız. Basın toplantısı için bir sözcü gerekiyor. Akbulut Sezgin`in, Sezgin de
Akbulut’un yapmasını istiyor. İkisinin de benim sözcülük yapmamam konusunda anlaştıkları
belli oluyor. Çünkü ben yaparsam öne çıkarım! İkisi de; onlara talimat veren de, benim Akbulut ve Sezgin’den
daha iyi sözcülük yapacağımı biliyor. Meclis grubunun demokratik çalışmasını talimatla
engelliyor. Öne çıkmamdan, daha fazla tanınmamdan korkuluyor. Yakın zamanda beni de hal edecek ya kitlelerin
kafasına düşebilecek kuşkuları şimdiden yok etmeye çalışıyor. Sezgin ile Akbulut basın
toplantısında konuşamazlar. Gazetecilerin soracakları sorulara yanıt veremezler. Bunu çok iyi biliyordum.
Palu`lunun eşeğini tanıdığı kadar, ben de adamlarımı tanıyordum.
Bunların
ezbere bildikleri bazı sözler vardır. Bunlar bizim kitle toplantılarında kitleleri hipnotize ederek sürüleştirmek
amacıyla okunan gazellerdir. Bu gazelleri dünya basını karşısında da tekrarlayarak bizi rezil
edeceklerinden veya Saddam Hüseyin’in karşısında göbek atan milletvekilleri konumuna düşeceklerinden
korkuyorum. Neticede Akbulut sözcülük yaptı. "Parti" böyle buyuruyordu. Meclis grubunun iradesi çiğnenmişti.
Toplantı çok sönük geçti. Akbulut gazetelere haber olabilecek yeni hiç bir şey söylemedi, toplantıdan sonra
milletvekillerinin çoğu Akbulut`u eleştirdi. Tabi bu durum karşısında Akbulut ile Sezgin beni suçluyorlar.
Onlara göre ben Akbulut`u eleştirdiğim için diğer milletvekilleri de benden cesaret alarak eleştirmişlerdi.
Resmi ideoloji, cesaretli milletvekili değil, eleştiri yapan milletvekili değil, boyun eğen milletvekili
istiyordu. Akbulut ile Sezgin kendilerini meclis grubu içerisinde partinin otoritesi olararak görüyorlardı. Beni de susmam
koşuluyla yanlarına çekerek meclisin demokratik özelliğini tamamen ortadan kaldırmaya çalışıyorlardı.
Onlara göre en demokratik yönetim, bir kişinin üç kişiye talimat vermesi, bu üçünün de geriye kalanları talimata
uydurmasıydı. Bu plana göre Akbulut Koordinatör olacak, ulu önderimizden talimatları alacak, üçümüz de bu talimatlar
çerçevesinde diğerlerini zapt u rapt altına alacağız. Bu anlayışa kesinlikle karşı
çıkıyorum. "Meclis demokratik olarak çalışacak, kararlarını oy çokluğuyla alacak. Dışarıdan
talimat almayacak, `PKK,` Meclisin üstünde olmayacak, içinde ve altında olacaktır" diyorum. Bu görüşlerimi
basına da yansıtıyorum. Bana göre ulu önderimiz de milletvekili olararak seçilmeliydi, kendisine bir konum
biçilmesi gerekliyse. Buna Meclis karar vermeliydi. Benimle yapılan röportajlarda sorulara verdiğim yanıtlarda,
Meclisle ilgili kaleme aldığım yazılarda düşüncelerimi böyle dile getirmiştim. Diğer Milletvekilleri
nin çoğu görüşlerimin doğru olduğuna inanıyor ve tavırlarını buna göre sergiliyorlardı.
Sezgin
ile Akbulut bu duruma şiddetle muhaliftiler. İkisi kendilerini partiyi koruyan, beni de partiyi meclisten dıştalayan
olarak değerlendiriyorlardı. Oysa benim böyle bir niyetim yoktu. Ben demokrasiyi ve demokratik meclis çalışmasını
öneriyordum. İşin gerçeği demokrasinin olduğu yerde dalkavukların işi bitiyordu. Dalkavuklar
böyle bir felaketten müthiş korkuyorlardı. Partiyi koruma kaygısı sadece bir maske idi. Akbulut, Almanya’da
orta bölgenin sorumlusuydu. On yıldan beri Almanya’da yaşıyor ve ulu önderimize dalkavukluk yapıyordu.
Meclis seçimleri zamanında orta bölgede adaylığını koydu. Yasak olmasına rağmen denetimindeki
olanakları ve çalışanları harekete geçirerek seçim çalışması yaptı, sandıklar
açıldığında bölgede seçilecek olan dört delegeden dördüncü olmayı bir kaç oyla başardı.
Birinci,
ikinci ve üçüncü sıralarda kazanan yurtsever üç kadındı. Üçünün de seçim propagandası yapma olanakları
yoktu. Üçü de Akbulut’tan çok çok fazla oy toplamışlardı. Bu gerçek te gösteriyor ki halk dalkavukları
sevmiyor, demokrasi ve seçim dalkavukları ortdan kaldırıyor. Bu felaketten hem dalkavuklar hem de diktatör
korkuyor. Akbulut kendi bölgesinde aldığı yenilginin nedenlerini kendi dalkavuk yapısında, kendi
Akbulutluğunda aramıyor, beni eleştiriyor: “Gazetelere verdiğin demeçlerle kadınları ön
plana çıkardın, neredeyse kazanamayacaktım." Dalkavuklarda kaybetme endişesi vardı, kul olmayan bazı
yurtseverlerin seçilmesini benim etkime bağladılar. Hem kendi bölgemden hem de konferansta birinci milletvekili
seçilmem dalkavukları daha da kızdırmıştı, "öne çıkmasın" talimatina rağmen öne
çıkmıştım. Akbulut ile Sezgin`nin bana yönelik faaliyetlerine bizim Veli de katılınca talimat
olayının ciddiyetine daha fazla inanmaya başladım. Veli, dürüst, çalışkan kendisine verilen
işleri hamal gibi çalışıp yerine getiren, uzağı göremeyen bir arkadaştı. Veli de Sezgin
ve Akbulut gibi konuşuyor. "Sen kitlelerle özel ilişkiler geliştiriyorsun, kitleyi kendine bağlıyorsun,
gittiğim her yerde seni konuşuyorlar, partiyi değil" (seni konuşuyorlar derken ulu önderimizi değil
demek istediğini anlıyorum.) diyor. “Nerede kitleyle özel ilişki kurmuşum,“ diye soruyorum
“Frankfurt’ta " diyor. Düşünüyorum. Frankfurt’ta kimseyle özel ilişkim yok, eşim o bölgede
kaldığı için arasıra gidiyordum, bir kaç kitle toplantısında konuşma yapmış,
bir kaç evde kalmıştım; ama kimse ile özel ilişki kuracak zaman bulamamıştım.
Sam`a
gitmek için Frankfurt’a gidiyorum. Kültür Derneğin de Herbıji ile konuşuyorum, komutan Siar`in (31) kızkardeşi
Nazlı bizi evine davet ediyor. Herbıji ile Nazlı’nın evine gidiyoruz. Oturma salonundaki bir kanepenin
üzerine oturduğumda; televizyonun üzerinde Nazlı ile çekilmiş bir fotoğrafıma gözüm ilişiyor,
ardından salonun duvarlarına gözlerimi gezdiriyorum; bir duvarda Che Guevera`nın, bir duvar`da da komutan Siar’ın
fotoğrafı asılıydı. Ayağa kalkıp diğer odaları dolaşarak duvarlara göz gezdiriyorum,
evde ulu önderimizin fotoğrafı yok. Avrupa`da bir yurtseverin evinde, ulu önderimizin değil de Selim Çürükkaya`nın
fotoğrafı televizyonun üzerine konulmuş! "Yandın Selim!" diyorum. Niye böyle yaptın Nazlı? Senin
yaptığını Çorumlular yapmaz, yaktın Selim`i diye düşünüyorum. Bir koltuğa oturarak biraz
düşündükten sonra: "Veli bu eve geliyor mu?" diye soruyorum "Her zaman burada" yanıtını alınca; Frankfurt’ta
özel ilişkimin korkunçluğunu anlamış oluyorum.
Brüksel açlık grevinin meclis önderliğinde
yapılması için, Avrupa merkez üyelerinin tümünün muhalefetine rağmen, ulu önderimizle anlaşıp meclis
önderliğinde açlık grevini başlatıyorum. Akbulut ile Sezgin`i "ah, of" larla açlık grevine yatırıyorum.
Ardından açlık grevine yeni bir düzey getiriyorum. Açlık grevinin meclis önderliğinde olmasından
yararlanarak Avrupa parlamentolarıyla ilişkiye geçip meclisi meşrulaştırmayı hedefliyorum. Bunun
için milletvekili Timur Sayan`la birlikte Avrupa ülkelerinin Başbakan ve Devlet Başkanlarına, Avrupa Parlementosu
Başkanına, Mandella ve Papa Jean Paul`e Kürdistan`ın son durumunu, Türk Devletinin sivillere yönelik yaptığı
katliamları, rakamlarla izah eden birer mektup kaleme alıyoruz. Ayrıca T.C. Cumhurbaşkanı Turgut
Özal, Başbakan Süleyman Demirel, Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk`a gönderilmek üzere birer protesto mektubu
yazıyoruz. Türk parlamentosunda görev yapan bütün Kürt kökenli milletvekillerine; Kürdistan`da yapılan katliamlar
karşısında sessiz kalmamaları gerektiğini vurgulayan mektupları hazırladıktan sonra,
mektupların altına Kürdistan Ulusal Meclisi Avrupa Milletvekillerin adlarını yazarak imzaya açıyoruz.
Mektupları diplomatik bir dille yazmaya özen gösterdik, uslube karşı çıkan aklı eksikleri susturabildik.
Brüksel`de
açlık grevini başlattığımızda; yabanci dil bilenlerden bir basın bürosu, bir de milletvekilleri
sekreterlik bürosu oluşturarak; Avrupa devletlerinin Brüksel’de bulunan elçiliklerinden randevu alarak KUM milletvekilleri
sıfatıyla görüşmeler yaptık. Her devletin Cumhurbaşkanına iletilmek üzere elçilere mektupları
elden verdik. Avrupa Parlamentosu Başkanı, Belçika, Hollanda ve Hamburg parlamentolarıyla milletvekili sıfatıyla
görüşmeler yaptık. Bu durum; diplomatik kapıların KUM`ne açılması demekti. Açlık grevinin
bu seviyede ele alınmasında benim ve Timur Sayan`ın payı büyük olduğu için Akbulut ile Sezgin`in
bana karşı olan rahatsızlıkları devam ediyordu. Her ikisi de bilgileri günlük olarak koordinatöre,
o da ulu önderimize aktarıyordu. KUM halkımızın en yüce karar organıdır diye demeçler veriyorum.
Meclis ve Brüksel açlık grevi Avrupa`nın politik, diplomatik ve basın çevrelerinde yankı uyandırıyor.
Avrupa basını ve televizyonları; ulusal meclis, Kürt sorunu ve açlık grevini genişçe ele alarak kamuoyuna
sunuyorlar, yalnız burada bir eksiklik yapılıyordu. Ulu önderimizden hiç söz etmiyorlardı! Onun yerine
bir kurum olan KUM geçmişti.
Avrupa’da ilk olarak böyle vahim bir gelişme oluyordu! Çünkü daha önce
Avrupa`da düzenlenen bütün açlık grevleri ve bütün etkinliklerde, ön planda olan ulu önderimizdi. Bütün etkinlikler onu
öven sloganlarla başlıyor, onun büyük boy posterlerinin taşınmasıyla sürüyor, onu öven konuşmalarla
sona eriyordu. Bundan dolayı Avrupa kamuoyu bu etkinliklere ilgi duymuyordu. Ben bu açlık grevinde, ulu önderimizi
bilinçli olarak arka plana attım. Bir halk katliamlarla karşı karşıyaydı. Türkiye devleti bu
halkı acımasızca yok etmeye çalışıyordu. Kontra eylemleriyle şehirlerde beşyüzden
fazla sivil öldürülmüştü. Ve bu halk kendisini yönetmek için temsilcilerini seçmişti; öne çıkarılması
gerekenler bunlardı. Evet, bunları ve Kürt halkının yaşadığı dramı, arka plana
atıp bir kişinin önünü açmak, Kürt halkına ihanettir! Halkın can alıcı, ölümcül sorunları
ortada dururken; kitlelere "Yaşasın Bağımsızlık " sloganı yerine, "Biji Serok Apo" sloganı
attırmak, bağımsızlığın önüne taş duvar çekmek demektir. Zaten Avrupadaki etkinliklerde
bir diktatör, her şeyin önüne geçtiği için, kamuoyu bu büyük halkın dramı karşısında ilgisiz
kalmıştı. Bu ilgisizliği emperyalizmin politikaları gibi savsatalarla açıklamak diktatörün ucuz
propagandasıdır.
Hükümetleri bir tarafa bırakalım; Avrupa halklarına yürüyüşlerle, gösteriler,
miting ve toplantılarla Kürt halkının dramı, durumu anlatılmıyor, ulu önderimizin ululuğu
anlatılıyor. Onbinlerce kişinin katıldığı gösterilerde, sadece ulu önderimizin büyük posteri
taşınıyor, onu öven konuşmalar yapılıyor ve yine onu öven sloganlar atılıyor. Bu maskaralıklarla
Avrupa halkları, Kürt halkının çektiği acıları nasıl öğrenmiş olacaktır?
Avrupalının gözünde kişiyi böylesine putlaştırmak maskaralıktı. Alman yaşlıları
ellerinde ulu önderimizin fotoğraflarıyla caddelerde, "Biji Serok Apo" diyerek yürüyen gençlerimize bakınca,
sanki kırk yıl önceki gençlik yıllarını hatırlarmışçasına tuhaflaşıyorlardı.
Sırnak`ın
bombalanmasından sonra düzenlenen bir yürüyüşte, "Kahrolsun Sırnak`ı Bombalayanlar!" sloganı yerine,
"Bıji Serok Apo" sloganını kitleye attıranlar, bir ulusun büyük davası önüne bir şahsı
engel olarak diken dalkavuklardır. Başkaları değil! Böyle yapıldığı için, Avrupalılar
gözlerinin önüne dikilen bu diktatörün arkasındaki kitlelerin çektiği acıları, ya görmüyorlar ya görmezlikten
geliyorlar. Ben bütün bunları görüyordum, bütün dalkavuklar söylediklerimin doğru olduğunu biliyorlardı.
Hatta kendi dalında uzmanlaşmış ünlü bir dalkavuk Avrupa`da yapılan geniş çaplı bir toplantıda
beni kast ederek "doğru düşünceleri vardır ama, şu anda geçerli değildir" diye söylemişti. Dalkavukların
derdi, halkın kurtuluşunu gerçekleştirmek değil, diktatörü övüp karın doyurmaktır. Avrupa`da
yapılan son cephe toplantısında dalkavukların büyük bir ihtimalle ulu önderimiz tarafından planlanan
saldırılarına maruz kalıyorum. Hepsi bir ağızdan beni eleştiriyorlardı. Bütün eleştirilerin
özetini bir dalkavuğun söylediği söz izah etmektedir: "Selim bilsin ki, PKK ondan daha büyüktür."
Bütün bu
suçlarım ve günahlarımla KUM toplantısına katılmak için Sam`a, oradan Güney Kürdistan`a gideceğim.
Başıma gelecekleri tahmin ediyorum, buna rağmen gideceğim. Yamyamı, beni yemeye yeltenirken görmek
istiyorum. Gözlerinin içine bakmak istiyorum. Bu benim için çok önemli. Gitmeden bir gün önce, eşim dalkavuk olmam için
bana nasihatte bulunmuştu. Kendisine şu sözleri söyledim: "Meclis toplantısı ile birlikte daha da tanınacağım
O, da benim işimi bitirecektir!"
Eşrefiye otelinde zaman durmuş; ben durmuş zamanda, durmamış
zamanları düşleyerek yaşıyorum. | |
|
| | |
|
|
kurdistan sorgusu için bulunan resim dosyaları
The Socialist Party of Kurdistan - PSK
Kurdish Information and News Portal, haber, yorum, kurd, kurdish, kurdisch, kürt,kurde, kurdistan,
psk, pkk, rizgari, hakpar, kdp, ynk, puk, pdk, pik, ... www.kurdistan.nu/ - 209k - 25
Ağustos 2006 - Önbellek - Benzer sayfalar |
Kerkük Kurdistan
Özellikle Kerkük başta Irak ile ilgili haberleri , makale, belge ve fotoları bulunduran
kürt sitesi. www.kerkuk-kurdistan.com/default.asp?ser=3 - 58k - Önbellek - Benzer sayfalar |
aka KURDISTAN | INTRODUCTION
Includes photographs and stories about Kurdistan's history and culture. Features the book
Kurdistan in the Shadow of History by Susan Meiselas. www.akakurdistan.com/ - 4k - Önbellek - Benzer sayfalar |
Kurdistan - Wikipedia, the free encyclopedia
Others estimate as many as 40 million Kurds live in Kurdistan, ... The Kurdish flag
flown in Iraqi Kurdistan but unofficially flown by Kurds in Armenia. The ... en.wikipedia.org/wiki/Kurdistan
- 71k - Önbellek - Benzer sayfalar |
Kurdistan Democratic Party - KDP - Iraq
Features information about the Party, its publications, activities, Radio Voice of Kurdistan
and Kurdistan TV both run by KDP. www.kdp.pp.se/ - 30k - Önbellek - Benzer sayfalar |
Kurdistan-Post.com
Koma Komalen Kürdistan Yürütme Konseyi, 'Kürt Sorununda Demokratik Çözüm Deklerasyonu' yayınladı.
KKK, bazı uluslararası güçlerin ve demokratik kurumların ... www.kurdistan-post.com/
- 116k - Önbellek - Benzer sayfalar |
Kürdistan - Vikipedi
Kürdistan terimi ilk olarak 11. yüzyılda Selçuklular tarafından Kürt olarak ...
Günümüzde Kürdistan, siyasi bir bölgenin sınırlarını çizmekten çok coğrafi ... tr.wikipedia.org/wiki/Kürdistan - 19k - 25 Ağustos 2006 - Önbellek - Benzer sayfalar |
.:: Peyamner Daily NEWS::.
Kürdistan Bölgesindeki siyasi tutuklu dernekleri birleşiyor ... Federal Kürdistan
Bölge Hükümet Sözcüsü: Kürdistandaki sorunların çözümü için 3 komisyon ... www.peyamner.com/page.php?lang=turkish&pid=44
- 41k - Önbellek - Benzer sayfalar |
Kurdistan Regional Government
News, progress reports, reference material and cultural features from the The Kurdistan Regional
Goverment. www.krg.org/ - 3k - Önbellek - Benzer sayfalar |
Kurdistan TV
KTV, ji Kurdistanê her roj bi rêya satelîtê weşanê dike. www.kurdistantv.net/
- 53k - 25 Ağustos 2006 - Önbellek - Benzer sayfalar |
|